MUHAMMED (S.A.V)'den MUHABBET OLDU HASIL MUHAMMED(S.A.V)'siz MUHABBETTEN NE HASIL İLÂHİ!.. ENTE MAKSÛDÎ VE RIZÂKE MATLÛBÎ.. Bir huzur ki;barışır O İlahi kaderle,Ruhlara sukün verir Kur'an-ı yaşadıkça- Blogcu .......................................................

İstiğfar ve tevbe farzdır. İstiğfar amel defterini günahlardan, tevbe kalbi günah kirlerinden temizler. Biri dille, diğeri kalple olur. istiğfar kolay, tevbe zordur. istiğfar, Yüce Allah'a dönüşün başı, tevbe ise sonudur. Tevbenin kabulü de, kulun ilâhi dostluğa alınmasıdır. insan, işlemiş olduğu günahların ahiret gününde karşısına çıkmaması için Allah'tan mağfiret diler, yani istiğfar eder. Aynı günahları tekrar işlememek için de kalben tevbe eder ve bir daha yapmamaya azmeder. Bunun için gösterdiği gayret de kalbinin temizlenmesine sebep olur. Temizlenmeyi isteyen, bu isteğin gereklerini yerine getirmek zorundadır. Bu iş, Yüce Allah'tan hayırlı rızık, ilim ve şifa istemeye benzer. Bir kimse, " Allahım, senden hayırlı rızık istiyorum" diye dua ediyor. Ardından rızkın gelmesini beklemiyor, rızık için meşakkatlere katlanıyor, yol arıyor, sebeplere yapışıyor, yoruluyor ve sonuçta nasibine ulaşıyor. Yüce Allah'tan ilim ve sıhhat isteyen kimse için de durum aynı. Bunun gibi isteyen talep eder, talep eden peşine düşer, arayan bulur... Yüce Allah, "şüphesiz nefsini temizleyen kurtulmuş, onu günah kirleri içinde bırakan ise helâk olmuştur." (şems, 9-10) buyurarak ebedi saadeti tevbe ve temizliğe bağlamıştır. Tevbe isteyen kul da terbiye yoluna girer. Terbiyenin sebeplerine yapışır, sıfatlarını güzelleştirme derdine düşer. Yüce Allah'tan yardım ister, kendisine yardım edilir, yol açılır.




Güle Bahçıvan Gerek;

İstiğfar tek başına olur, fakat terbiye tek başına olmaz. Büyük veli Ebu Ali ed-Dekkak rh .a., terbiye mürşidsiz olmaz der ve kendi başına terbiye olmak isteyenlerin durumunu şu misalle anlatır: "Kendi başına kalan kimse, dağ başında büyüyen ağaca benzer. Onun yaprağı olur, fakat meyvesi olmaz. Olsa da tatlı olmaz." Kalpteki kinin, hasedin, rızık korkusunun, kendini beğenmenin, aşırı dünya sevgisinin, şehvet ve şöhret tutkusunun kendiliğinden gitmeyeceğini bilmelidir. Bütün günahlar, kalbi ve ruhu hapiste tutmakta ve gaflete, Sevgili'den ayrı kalmaya sebep olmaktadır.

Kötülükleri İyilikler Giderir;

Mümin, kalbinin hallerini, sıfatlarını, niyetlerini kontrol edip kurtuluş yolunda ne kadar ne yaptığını düşünmelidir. Kalbini düşünmeyen kimsenin terbiye olması, kötü sıfatlardan kurtulması, ilâhi aşkla boyanıp Yüce Allah'a doğru yol alması mümkün değildir. Nasuh tevbesi etmeli, temizlenmelidir. Alimler, böyle bir tevbe ile Yüce Rabbi'ne dost olmak isteyen kimselere şunların gerekli olduğunu bildirmişlerdir: Allahu Tealâ'ya isyan etmenin haram, itaat etmenin farz olduğunu bilmek, Bir günaha düştüğünde, hemen tevbe edip onda ısrar etmemek, ölene kadar istikamet üzere itaat içinde yaşamaya azmetmek, mağfiret edilmeyi ümit etmek, işlediği kusura kefaret olması için, Rasulullah S.A.V.'in: "Kötülükten sonra bir iyilik yap ki onu temizlesin" (Tirmizî, Darimî, Ahmed) hadisine uyarak, günahın peşinden güzel bir iş yapmak




NAKŞİBENDİLİK NEDİR?

Nakşibendî terbiye okulu, hicri: 791, miladi: 1389 tarihinde vefat eden Hace Muhammed Bahauddin Nakşibend Hz.lerinin temel usullerini belirlediği bir manevi terbiye sistemidir. Onun adına nispet edilerek “Nakşibendîlik” diye anılmaktadır. Bu terbiye yolu ve usûlü, Şah-ı Nakşibend Hz.leri ile başlamış değildir. Kendisi bu yolun usûl, adap ve feyzini önceki büyüklerden almıştır. Bu terbiye yolunun usûl ve âdabı, silsile yolu ile Hz. Ebu Bekir Sıddık’a (r.a) ve ondan Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimize ulaşmaktadır. Terbiyenin başında ve merkezinde alemlere rahmet olan Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bulunmaktadır. Bu terbiye yolunun temel özelliği gizli zikir ve ilahi muhabbettir. Bu zikir ve terbiye yolu, tarih içinde gelen mürşidlerin ismiyle farklı adlarla anılmıştır. Hz. Ebu Bekir Sıddık’tan (r.a) sonra bu yola “Sıddıkiyye” ismi verildi. Hz. Beyazid-i Bistamî’ye (k.s) kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra “Tayfûriyye” ismi verildi. Tayfur, Beyazid-i Bistamî’nin bir diğer adıdır. Hâce Abdulhâlik Gücdevanî Hz.lerine kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra, “Hâcegâniyye” ismi verildi. Şah-ı Nakşibend Hz.lerine kadar bu isimle anıldı. Şah-ı Nakşibend Hz.lerinden sonra, “Nakşibendiyye” ismi verildi. Bu yol bu isimle İslam alemine yayıldı, meşhur oldu. Diğer kollardaki isimler zamanla unutuldu. Bu yol, Mevlana Halid Bağdâdi’den sonra “Nakşibendî Hâlidiyye” ismiyle de anılıp yayıldı. Bu gün Anadolumuzda yaygın olan kol “Halidiyye” koludur. Bu yol, günümüzde Şah-ı Nakşibend Hz.lerine nispet edilen meşhur ismiyle “Nakşibendîlik” şeklinde anılmaktadır. Nakşibend, “nakş” ile “bend” kelimelerinden oluşmuş bir terkiptir. Bir isim değil sıfattır; ancak isim gibi meşhur olmuştur. Nakş, bir şeyi bir yere nakşetmek, nakış gibi işlemek, hiç çıkmayacak hâle getirmek, mühür gibi kazımaktır. Bend, Farsça bir isim olup, dilimizde hem isim, hem sıfat olarak kullanılmaktadır. İsim olarak, bağ, kelepçe, baraj, bent, kemer gibi manalara gelmektedir. Sıfat olarak, sıkıca bağlı, iyice bağlayan, kuvvetlice bağlanmış manalarına gelir. Kalbe Allah zikrini hiç çıkmayacak şekilde nakış gibi işledikleri ve ondan hiç kopmadıkları için, gizli zikir sahiplerine Nakşibendî denmiştir. Tarikat yol ve usul manasındadır. Tarikat bir din ve mezhep değil, dini anlama ve yaşama şeklidir. İnsanı terbiye için kurulmuştur. Tarikatlar terbiye için tercih ettikleri usullere ve zikirlere göre farklı adlarla anılmışlardır. Tasavvufun kaynağı, doğunun felsefesi, batının batıl dinleri değil, Kur’an ve sünnettir. Bütün manevi terbiye yollarına kısaca “tasavvuf” denir. Nakşibendi terbiyesi, gizli zikir usulü üzerine kurulmuştur. Bu usulü benimseyen büyük veliler tarafından geliştirilerek günümüze kadar gelmiştir. Bu usul ve adaplar bizzat Kur’an ayetlerinden, rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin sünnetinden ve O’nun şerefli Ashabının (r.anhüm) hâllerinden alınmıştır. Her şeyi ile Kur’an ve sünnete bağlıdır. Bu yolun usul ve âdapları, Kur’an ve sünnette ya açıkça belirtilmiş, ya da işaret, delalet ve sükût yoluyla kabul edilmiştir. Yani, İslam’ın ruhuna uymayan hiçbir şey yoktur. Fakihler nasıl fıkıh alanında içtihat yapma yetkisine sahiplerse kâmil mürşidler de, ahlak ve terbiye alanında içtihat etme, yeni usuller belirleme yetkisine sahiptirler. Bu terbiye sistemi yeni bir din değildir; dinin ahlak derslerini talim ve tatbik eden bir okuldur. Hedefi, insanı güzel ahlaka ve Allah rızasına ulaştırmaktır. Metodu, muhabbetle kalpleri Yüce Allah’a bağlamaktır. Temel usulü gizli zikir, toplu zikir, muhabbet, sohbet, rabıta, teveccüh, tasarruf, hizmet ve edeple nefsin çirkin sıfatlarını ıslah etmektir. Dinimizin bize öğrettiği amel ve edepler iki kısımda özetlenebilir:

1- Zahiri hâller:;

Vücudumuzun dış azaları ile yaptığı bütün ibadetleri içine alır. Yeme içme, temizlik, alış-veriş, aile hukuku gibi vazifeler de bu kısma girer. Bu vazife ve edepler fıkıh kitaplarında anlatılmaktadır. Hangi vazifeyi yapıyorsak, onunla ilgili ilahi emri ve edebi öğrenmemiz gerekir.

2- Batıni hâller:;

Kalbin gafletten uyanması ve zikirle ihya edilmesi, nefsin manevi hastalıklardan arındırılması, ruhun ilahi huzura yükselmesi, böylece insanın ilahi nur, ilim, aşk, edep ve güzel ahlaka ulaşmasıdır. Zahiren ve batınen terbiye olan insanın elde edeceği en büyük nimet güzel kulluktur. Bu hâle kısaca ihsan mertebesi denir. İhsanı yukarıda tarif ettik. Bu yol herkese açıktır. Bütün insanlar bu edeplere ve nimetlere davet edilmiştir. Zâhirî ve bâtınî edepleri koruyan kimse ihsan mertebesini elde eder. Bu mertebeyi elde eden kimse Yüce Allah tarafından sevilir, O’nun huzurunda kabul görür. Kalbi ilahi sevgi, huşu, haya ve haşyet ile dolar.

Şeriat-Tarikat-Hakikat-Marifet;

İnsan, iki yönlü bir varlıktır. Bunun birisi: insanın içinde yaşadığı dış dünya, diğeri de insanın içinde yaşayan, iç dünyasıdır. Dinin de böyle insan yapısına endeksli olarak iki cephesi bulunmaktadır. Bunun zahirini şeriat ve tarikat denilir. Batınına ise hakikat ve marifet denilir. Emir ve yasaklar bütünüdür. Tarikat; bu düstürlara riayettir. Hakikat; hakkın sırlarının, kıl üzerinde, tam tesir icra etmesidir. Marifet ise; hakkın nurlarının tecellisinden doğan coşkun hal ve lezzettir. Şeriat, tarikat ve hakikatten gaye, marifettir. Marifete ulaşmak için bu geçitleri kullanmak şarttır. Yunus Emre Hz.lerinin de; “Şeriat, Tarikat yoludur varana Hakikat marifet andan içeri”, buyurduğu budur. Demek ki Şeriat, Kur’ana tabi olmak, emirlerini uygulamak. Tarikat, Rasulullah (sav) Efendimizin sünnetlerini işlemek sureti ile Allah’a giden yolda bir Mürşid-i Kamile bağlanıp, nefis meratiplerini aşmak demektir. Hakikat ise, kalp gözünü açmak. Marifetullah da, Allah-u Teala’nın sıfatlarında fani olmaktır. Şeriat ayrı Tarikat ayrı değildir, bir misal daha verecek olursak; süt var, sütün suyu var, yağı var, kaymağı var. Bunun hepsi nasıl sütün aslındansa Tarikat, Hakikat ve Marifet de Şeriatın aslındandır. Şeraitin içerisinde özdür. Çalışıp takva olmaktır. Şeriat su, Tarikat süt, Hakikat yağ, Marifetullah kaymağıdır.

Müslüman olarak sahip olmamız gereken hasletlerden biri de zaman bilincidir. Zamanın kıymetini anlamak ve gereğince değerlendirebilmektir. Zaman sermayesinin hakkıyla kullanılmasıdır.Akıp giden zaman sürecinde yenilenmesi gereken insanın özellikle ân bilincine sahip olması gerekir. Geçmişin tasası ve geleceğin hayali ile avunmak yerine yaşadığı ânı anlamlı kılmalıdır. Zamanın akıllara durgunluk veren incelikteki bir “anlık” parçasının önemini en güzel şekilde ifade eden söz, “Demir tavında dövülür.” deyimidir. Demiri dövmek vakti gelmişse eğer beklememeli artık. Vakti gelen ok fırlamalı yaydan, zaman akıyor, bekleyişler, özleyişler, yakarışlar çare değil. Vakti geçen eylemin sızısıyla oyalanmanın anlamı yok. Her nefes yalnızca bir kez solunabiliyor. Aynı nefesi ikinci kez solumak ne kadar mümkünse, yapılması gereken fakat yapılmamış olanı yapmak da o kadar mümkün. Vakit nakittir. Her vakit belli bir iş için belli bir zamanda harcanır. Eğer o vakti o an için harcamazsan boşa gider. Bu da israftır. Zamanı israftır, ömrü israftır. Yazıktır boşa geçen zamanlara. Önce vakit, sonra nakit. “Yarın yaparım, sonra yaparım, ileride yaparım” deyip bugün yapılması gereken işleri erteleyenlere ve savsaklayanlara “musevvif” denir ve “Huleke’l musevvifûn” (Erteleyenler mahvolmuştur) denilmiştir. Zaman, güzel ve ferah günlerde, takılmaksızın akıp gider de zor günlerde hantallaşır; bir türlü geçmek bilmez! Önceleri her dilimi ayrı bir güzellikken, eni de boyu da uzar ve artık cep takvimine sığmaz olurzaman büyük bir nimet, bizdeki ilâhî bir emanet, bizim şahidimiz ve yegâne fırsatımızdır. Dolayısıyla tüm zaman dilimlerini iyi değerlendirmek ve dolu dolu geçirmekle yükümlüyüz. "Bir işten boşalınca hemen başka bir işe giriş. Yalnızca Rabbine yönel, O'nunla asla irtibatı kesme." (İnşirah, 7-8) hayırlı bir işten diğerine koşmalıyız. Zaman hususunda aldanmamaya, ömrü heder etmemeye, yapmamız gerekenleri zamanında ve en güzeli ile icra etmeye çalışmalıyız. Yeni başlayan her günün yeni bir doğuş ve oluşun habercisi olduğunu unutmamalıyız. Müslüman’ın sahip olması gereken vakit disiplinini kuşanmalı, zamanın keskin kılıcını kendimizi heder etmekte değil olumsuzluklarımızı törpülemekte kullanmalıyız. Her geçen gün kemale ermeli, nakıslıklarımızı gidermeli ve Asr-ı Saadet döneminin nezih hasletlerine bürünmeliyiz. Zamanın seyrine kendimizi kaptırmak yerine zamana hakim olan, önde koşan, tarihin seyrine yön veren insanlar olmalıyız. Zamanla eskiyen ve tarih sayfalarında kaybolan değil tarihe nam bırakan yeni bir nesil vücuda getirmeliyiz.

Eğer, bir gün gençliğim bana dönüp gelseydi; ihtiyarlığın elinden neler çektiğimi ona şikâyet edecektim; diyen Arap şairin de belirttiği üzere şikâyet edilecek bir gençlik değil, şükre sebep olacak bir gençlik yaşamalıyız.Zaman ilerledikçe bütün nesneler, cisimler ve eşya değişir. Geçilen bir an;, bir daha geri gelmez. Geçmişi değiştirmek artık elimizde değil, geçmiş olaylar artık geçmiş zamanda, yani mazide kaldı. Geleceği ise hiç mi hiç bilmiyoruz. O halde ;dem bu demdir; Ânın kıymetini gelin Akif;ten dinleyelim: Büyük bir şâirin düstûr-i hikmettir şu ihtârı; Velev duymuş da olsan yolsuz olmaz şimdi tekrarı: Geçen geçmiştir artık; ân-ı müstakbelse mübhemdir. Hayâtından nasibin: Bir şu geçmek isteyen demdir ; Evet, maziye ric'at eylemek bir kerre imkânsı; Ümidin sonra istikbâl için sağlam mı? Pek cansız! Bugünlük iş bugün lâzım yapılmak, yoksa ferdaya Bırakmışsan... O ferdalar olur peyveste ukbâya! Benim on beş yıl evvelden kalan işler durur hâlâ; Yarın bir başlayıp yapsam demiştim, bak, demin hatta! Müsevvifler için dünyâda mahvolmak tabî'îdir. Bu bir kaanûn-i fıtrattır ki yok te'vîli: Kâfidir. Sakın ey nûr-i dîdem, geçmesin beyhude eyyamın; Çalış hâlin müsâidken... Bilinmez çünkü encâmın. Diyorlar ;Ömrü inşânın yetişmez kesb-i irfâna...; Bu söz lâkin değildir her nazardan pek hakimâne.